Yönetmen: Louis Henderson
Fransa; 2016, 28’; renkli; İngilizce; Türkçe altyazılı

Dominik Cumhuriyeti ve Haiti’de çekilen The Sea is History (Deniz Tarihtir), Derek Walcott’un şiirinin serbest uyarlaması. Film Avrupa sömürgecilik tarihinin maddeci ve animist bir eleştirisi niteliğinde; geçmişi bugünle girift bir şekilde iç içe geçmiş, yaşayanları ve ölüleri barındıran, canlı ve değişken bir şey olarak okuyor. Bu anlamda “Plantationocene” olarak adlandırılabilecek (1492’de Kolomb’un Ayiti’ye –bugünkü Dominik Cumhuriyeti’ne- gelmesiyle, yani Amerika kıtasının sömürgeleştirilmesiyle başlayan modernite ve küreselleşmiş kapitalizmin yol açtığı) sınır olayının ötesine geçmenin ve yaşam içinde ölümü yeniden anlatısallaştırmanın siyaseti olarak melezlenmiş toplulukların olası bir “Chthulucene” geleceğine yönelmenin bir yolunu öneriyor. Yeni Dünya’nın ilk başkenti Santo Domingo’da ve son dönemde küresel okyanusu derinden etkilemekte olan deniz sıcaklığı artışları nedeniyle Haiti’yle olan sınırı sular altında bırakan ve bir zamanlar Karayip Denizi’nin bir parçası olan aşırı tuzlu Enriquillo Gölü’nde çekildi.

Bellek Üzerine ya da Nasıl Çiftdüşünebilirim?

Sütle Balın Hikayesi

Bellek Üzerine ya da Nasıl Çiftdüşünebilirim?

Deniz Tarihtir

Bellek Üzerine ya da Nasıl Çiftdüşünebilirim?

Şanghaylanmış Metin

Bellek Üzerine ya da Nasıl Çiftdüşünebilirim?

Güneşsiz

Bellek Üzerine ya da Nasıl Çiftdüşünebilirim?

Körler / Jaluziler İçin

Deniz Tarihtir

Bölgenin Hafızası

Bölgenin Hafızası

Hafıza nesneleri ilişkilendikleri coğrafyanın da hafızasını taşır. Temel maddesi toprak olan seramikler üretildikleri coğrafyaya doğrudan bağlanır: Toprakla birebir ilişki kuran seramik, üretildiği toprağın hafızasını da barındırır. Kütahya’nın kaolini bol, dolayısıyla da seramik üretimine elverişli toprağı burada çeşitli tekniklerin gelişmesine ve seramik atölyelerinin kurulmasına sebep olmuştur.

ÇOK İŞ VAR YAPACAK <br>…lâkin zaman!

ÇOK İŞ VAR YAPACAK
…lâkin zaman!

Yitirilmiş bir dostun ardından ona, onun geride bıraktıklarına dönüp bakmak bugün bize ulaşanların izlerini sürerek ona dair, “eseri”ne dair bir şeyler yapmaya kalkışmak ne zor işmiş! Samih Rifat’ın, birbirimize seslendiğimizde kullandığımız unvanıyla “Samih Usta”nın fotoğrafları, filmleri, desenleri, çevirileri, şiirleri, kitapları ve defterleri etrafında, birlikte farklı kurumlarda mesai yaptığı arkadaşlarının çalıştığı Pera Müzesi’nde açılacak bir sergi ve başka bazı etkinlikler yapma  hazırlama sorumluluğunu üstlendiğimde doğrusu bu zorluğu sezmiş ama köklerinin ne denli derine inebileceğini tam olarak kavramamıştım. Birden fazla nedenle.

Osmanlı’da Kahve İkramı

Osmanlı’da Kahve İkramı

Osmanlı saray ve konak haremlerinde kahve ikramı törenle yapılırdı. Önce gümüş tatlı takımı ile tatlı (reçel) sunulur, ardından kahve ikramı başlardı. Kahve güğümü, tombak, gümüş veya pirinçten yapılmış, ortasında kor ateş bulunan ve kenarlarına takılı üç zincirden tutularak taşınan sitile oturtulurdu. Sitil örtüsü ise, yuvarlak, atlas veya kadifeden, sırma, sim, pul, hatta inci ve elmas işlemeli olurdu.